İçeriğe atla
Zülfikar
Zülfikar’ın Hâtimesi · Sayfa 436

Bir gün Cevşenü’l-Kebir ile Hizb-i Nurî’yi okudum. Gördüm ki Cevşenü’l-Kebir ve Risale-i Nur ve Hizb-i Nurî kâinatı baştan başa nurlandırıyor, zulümat karanlıklarını dağıtıyor. Gafletleri ve tabiatları parça parça ediyor. Ehl-i gaflet ve ehl-i dalaletin altında saklanmak istedikleri perdeleri yırtıyor. Kâinatı, envaıyla pamuk gibi hallaç ediyor, taraklar ile tarıyor müşahede ettim. Ehl-i dalaletin boğulduğu en son ve en geniş kâinat perdelerinin arkasında, envar-ı tevhidi gösterir. Ve kozmoğrafyacılar gibi ehl-i fennin en son ve geniş nokta-i istinadları ve medar-ı gafletleri olan perdelerde de nur-u ehadiyeti gösteriyor. Orada dahi düşmanlarını takip ediyor. En uzak tahassungâhlarını bozuyor. Her yerde, huzura yol gösteriyor. Eğer güneşe kaçsa ona der: “O bir soba, bir lambadır. Odununu, gaz yağını veren kimdir? Bil, ayıl!” diye başına vurur.

Hem kâinatı baştan başa âyineler hükmünde tecelliyat-ı esmaya mazhariyetlerini öyle gösteriyor ki gafletin imkânı olmuyor. Hiçbir şey, huzura mani olmuyor. Ehl-i tarîkat ve hakikatin huzur-u daimî kazanmak için kâinatı ya nefyetmek veya unutmak ve hatıra getirmemek gibi değil; belki kâinat kadar geniş bir mertebe-i huzuru kazandırdığını ve geniş ve küllî ve daimî kâinat vüs’atinde bir ubudiyet dairesini açtığını gördüm. Hizb-i Nurî’de تَفَكُّرُ سَاعَةٍ ... اِلٰى اٰخِر hakikati bulunduğuna bana kat’î kanaat verdi.

Said Nursî

***