Şurada nükte-i belâgat üç noktadan terekküp ediyor:
Birincisi: Beşerin fıtratındaki istidad-ı isyan ve tehevvür, gayr-ı mahdud olduğunu göstermektir. Hayra olduğu gibi şerre dahi insanın kabiliyeti nâmütenahî gibidir. Hodgâmlık ile öyle insan olur ki heves ve ihtirasına mani her şeyi, hattâ elinden gelirse dünyayı harap ve nev-i beşeri mahvetmek ister.
İkincisi: İstidad-ı fıtrînin haricde derece-i kuvvetini izharla, mümkünü vaki suretinde göstererek, nefsi zecredip –demek o damar-ı gadir ve isyan çekirdeği güya bi’l-kuvveden bilfiile çıkıp imkânatı vukuata inkılab ederek, müstaid olduğu semeratı verip bir şecere-i zakkum suretinde hayalin nasbü’l-aynına vaz’eder– tâ matlub olan teneffür ve inzicarı, nefsin dibine kadar işletilsin. İrşadî belâgat böyle olur.
Üçüncüsü: Kaziye-i mutlaka bazen külliye ve kaziye-i vaktiye-i münteşire bazen daime suretinde görünür. Halbuki bir fert, bir zamanda hükme mazhar olsa kaziyenin mantıken sıdkına kâfidir. Ehemmiyetli bir kemiyet olsa örfen dahi doğrudur. Nasıl ki her mahiyette bazı hârikulâde efrad veya o nev’in nihayet derecede tekemmül etmiş bir fert veya her fert için acib şeraite câmi’ hârika bir zaman bulunur ki sair