وَاِنْ كُنْتُمْ فٖى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهٖ
âyetiyle muarazaya davet edip meydan okuduğu halde; ne dost ne düşman hiç kimsenin, en küçük bir surenin dahi mislini getirmekten âciz kalmalarıyla ve “mukabele-i bi’l-hurufu bırakıp mukabele-i bi’s-süyufa mecbur olmalarıyla” kat’î sabit olan belâgatının muktezası olarak, akl-ı beşerin idrakinden âciz olduğu hakaiki, onların fehimlerine müraat ederek teşbihat ve temsilat ile beyan etmiştir; tâ ki mümkinat âleminde onların misallerini görmekle akılları kabul etsin.
Mesela, Hâlık-ı Zülcelal’in koca kâinatı idare ve tedbirini عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى âyetiyle bir padişahın tahtına oturmuş vaziyetiyle temsil ediyor. Çünkü akıl ve hayal, mücerred olarak bunu kavrayamaz. Ancak böyle bir temsil libasını, o me’lufu olmadığı manaya giydirmekle zihne ünsiyet ettirir.
Hem Kur’an-ı Hakîm; nimetiyet ciheti, maddesinden kıymettar olan eşyayı zikrederken beşerin enzarını Mün’im-i Hakiki’ye celbederek