bahar ve yaz mevsimlerinde bu muhteşem ağacın binlerce dalları arasında şevk u cezbe içinde uçuşan kuşlar arasında Üstadın böyle sabahlara kadar çalışmasını görürdük de ne zaman uyur, ne zaman kalkar bilemezdik.”
Üstad çok hasta olur, çok vakitleri de hastalık ve sıkıntı ile geçerdi. Pek az yer, o da bir parça çorba gibi mahdud bir şeydi. Geceleri, Kur’an-ı Kerîm’den vird edindiği sureleri ve Resul-ü Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın münâcat-ı meşhuresi olan Cevşenü’l-Kebir namındaki münâcatını ve Şah-ı Geylanî ve Şah-ı Nakşibend gibi eâzım-ı evliyanın münâcat ve hizblerini ve salavat-ı Nuriyeleri ve bilhassa Risale-i Nur’un menbaı olan “Hizbü’n-Nuriye”yi ve âyât-ı Kur’aniyenin lemaatı olan ve bir silsile-i tefekkür bulunan ve Yirmi Dokuzuncu Lem’a’da cem’edilen hizb ve münâcatları okur, bunları tamam edince de yine Risale-i Nur’la meşgul olurdu. Gündüzleri ise daima Risale-i Nur’un mütalaası ve tashihi ile meşgul olur; Risale-i Nur hizmetini her şeye tercih eder, Risale-i Nur’a ait yetişecek acele bir iş zamanında diğer meşguliyetlerini bırakır, evvela o işi tamamlardı.
Said Nursî, bahar mevsiminde menzilinin önündeki muhteşem çınar ağacının dalları arasındaki kulübeciğe çıkar, vazifesini orada îfa eder; Risale-i Nur’un hakikatlerini, menba ve maden-i hakikisi olan mele-i a’lâda tefeyyüz ve temaşa ve tefekkür ederdi. Üstadın, gerek شَجَرَةٌ مُبَارَكَةٌ sırrına mazhar olan bu çınar ağacı ve gerekse Çam Dağlarındaki o çok ünsiyet ettiği ağaçların ve dağların başındaki tefekkür ve hissiyatını ifade edebilmek acaba mümkün müdür? Aslâ mümkün değildir!
Cenab-ı Hak kemal-i rahmetiyle bu ferd-i ferîdi, kemalât-ı insaniyenin bütün envaını câmi’ bir istidatta yaratmış ve bu istidatların da a’zamî şekilde inkişafını irade etmiş ki bu müstesna zatı, İslâmiyet ağacının son asırlara uzanan ve binler dal budak salan Risale-i Nur şahs-ı manevîsi itibarıyla bütün hakaikte “üstad-ı küll” hükmüne getirmiş ve topyekûn İslâmiyet hakikatlerinin bir aks-i nurunu ve tecellisini Risale-i Nur şahs-ı manevîsinde dercederek, ehl-i hakikat ve kemali hayretle baktırmış ve böylece risalet-i Ahmediye ve hakikat-i Muhammediyenin câmi’ bir âyinesi olan Risale-i Nur ile Said Nursî, bir Said olarak çürümüş, erimiş fakat manen bütün âlem-i İslâm olarak tevellüd etmiş, beka bulmuştur. Ve tâ kıyamete kadar Risale-i Nur bâki kalacak ve daima tekemmül edecektir.