hükûmet-i Cumhuriyenin prensibiyle ve kanunuyla değil belki evham ve garaz yüzünden habbeyi kubbe yaptılar. Evet vehim ve inat ile bir habbeyi bir dağ gibi gösterdiklerinin çok emarelerinden iki üçünü müsaadenizle beyan ediyorum:
Birisi: On beş sene evvel bana hizmet eden ve Eskişehir Mahkemesinde beraetinden sonra daha hayatından dahi haberim olmayan bazı zatları ve hiç görmediğim ve bir mektubda çabuk Kur’an okumuş ve imanî risaleleri yazıyor diye hoşuma gitmiş, ben de mâşâallah bârekellah dediğim on iki on üç yaşlarında tahmin ettiğim bazı çocukları ve Eskişehir Mahkemesinde bahsi geçen fakat ehemmiyet verilmeyen bir kısım eski mektublarım yüzünden bazı rençber ve esnafları, ellerine kelepçe vurup benim şimdiki mevhum suçumun şerikleri olarak taht-ı tevkife alınmalarıdır.
İkincisi: Kastamonu adliyesi ve zabıtası gayet dikkatli bir aramada bütün kitaplarımı ve mektublarımı ve gizli eşyamı aldıkları halde beni değil tevkif belki kitaplarımı ve eşyamı taahhüdlerine binaen bana iade edeceklerini beklerken birden Isparta müddeiumumîsinin tevkif iş’arı üzerine adliyedeki emanetlerimi almadan sevk edildim. Isparta’da gayr-ı mevkuf olarak bir sual-cevap beklerken en müthiş bir cani gibi tecrid-i mutlak içinde gayet âdi bir bahane ile yani bir jandarmanın akşam namazımı yol üstünde câminin dışında kazaya kalmamak için müsaade etmesi bahanesiyle öyle bir sıkıntı o müddeiumumînin emriyle verildi ki ifadeye gittiğim vakit hem benim hem masum bîçare arkadaşlarıma ve yolda şimendifer içinde kelepçe vurmalarıdır.
O risale ile isim müşabeheti bulunan ve sırf imanî olan Yedinci Şuâ eski harfler ile tabedilmesi sebebiyle o Yedinci’yi bu Beşinci Şuâ tevehhüm edip, yirmi senelik Risale-i Nur eczalarını ve on beş seneden beri yazılan ve ele geçen mektubları, ne mürur-u zamanı ve ne de af kanunlarını ve ne de Eskişehir Mahkemesinin tebrie ve tahliye ve tasfiyesini nazara almayarak öyle lüzumsuz ve manasız sualler ve verdikleri yanlış manalarla Isparta Müddeiumumîsi muahazeye çalıştı. Ezcümle:
Yirmi sene evvel bir rivayete binaen demiştim: “Dehşetli Süfyan İstanbul’da ölecek. Dikilitaş’ta şeytan bağıracak ve dünyaya işittirecek. Yani radyo ile öldü diye ilan edecek.” İşte bu cümledeki “diye” kelimesini müddeiumumî okumadı ve itiraz etti: “Sen öldü diyorsun.” dedi. Ben de dedim: “diye” kelimesi var. Sonra sustu. Daha çok