İçeriğe atla
İşârâtü'l-İ'câz
SURE-İ BAKARA · Sayfa 241

Kur’an-ı Kerîm belâgatça kıymetli olan مُشَاكَلَةً فِى الصُّحْبَةِ üslubuna binaen, onların kullandıkları يَسْتَحْيٖى kelimesini aynen kullanmıştır.

Onların bu sözlerine müşakelet ve müşabehet nokta-i nazarından اَنْ يَضْرِبَ yerinde مِنَ الْمَثَلِ الْحَقٖيرِ denilmesi, müşabeheti saklamak için daha münasip olurdu. Fakat bu münasebetin nazara alınmaması, latîf bir üsluba işarettir ki: Temsiller, mühür veya imzalar gibi tasdik ve ispat içindir. Nasıl ki yazılan bir şey mühürlenmekle tasdik edilmiş olur, aynen bunun gibi söylenilen bir söz de bir misal ile tasdik ve ispat edilmiş olur.

Yahut اَنْ يَضْرِبَ ile paranın darbına îma edilmiştir. Yani temsillerin darbı ve darb-ı meseller, sikkenin darbı kadar kelâma kıymet veriyor. Yani nasıl ki sikke; gümüş ve altına kıymet veriyor, darb-ı meseller de kelâmlara o nisbette kıymet ve itibar veriyor.

Ve bu işaretle, vehimleri def’etmek için temsillerin güzel bir vasıta olduklarına ve temsillerin bid’a olmayıp belâgat sahasında işlek ve güzel bir cadde olduğuna îma edilmiştir. Evet durub-u emsal, malûm kaidelerdendir.

Daha kısa ve muhtasar olan ضَرْبٌ masdarı üzerine اَنْ يَضْرِبَ nin fiil sîgasıyla tercihen zikredilmesi, itirazlarının menşei bizzat temsil olmayıp بَعُوضَةً nin hakareti olduğuna işarettir. Çünkü temsiller haddizatında kıymetli olup itirazlara mahal değildirler. Zira اَنْ يَضْرِبَ fiildir. Fiil, müstakil ve sabit olmadığından sanki latîftir. Mütekellimin kasdı onda durmuyor, mef’ule geçiyor. Masdar olan ضَرْبٌ ise isimdir. İsim, müstakil ve sabit olduğu için sanki kesiftir. Mütekellimin kasdını cezbedip mef’ule vermemesi ihtimali vardır.

Binaenaleyh اِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْيٖى ضَرْبَ الْبَعُوضَةِ مَثَلًا denilmiş olsaydı استحيا mahalli ضَرْبٌ olurdu. Halbuki istihyanın mahalli بَعُوضَةً dir.