İlahî! Senin güzel kokuların, yetiştiğin hadikanın misilsizliğine şahittir. Rayiha-i tayyibenin hâsiyeti, ait olduğu çiçeği işmam eder. Mana işaretiyle parmağını ona uzatır. İşte sen de yetiştiğin bir kalp bahçesini, seni görenlere temaşa ettiriyorsun ki şu dehşetli asırda ey Risale-i Nur, bir vâris-i Peygamberîsin, bir dellâl-ı Kur’ansın, bir hâdim-i imansın, bir vekil-i Nebiyy-i Zîşan’sın.
Madem ki âhirzamandaki o beklenilen zatın üç vazifesinden en mühim en kudsî en azametli vazifesi imanı kurtarmaktır. O vazife ise Risale-i Nur ile tamamen yapılmıştır. Bu davanın şahitleri milyonlardır.
Güneş hararetiyle, ziyasıyla, elvan-ı seb’asıyla güneştir. Biz bu güneşi gördük, gündüze erdik. Öyle ise o ileride gelecek zatın o iki vazifesi, güneşin bulunduğumuz arz medarımıza gelişiyle olacaktır. Geçmiş asırlardaki müceddidler de bu en mühim vazife ile müstahdem olmakla beraber, onlar imanın ve marifetin neticelerinden, meyvelerinden ve feyizlerinden bahsederek imanı kuvvetlendirmeye uğraşmışlardı. Fakat onların zamanında imanın esasatına ve köklerine hücum yoktu ve erkân-ı imaniye sarsılmıyordu.
Şimdi ise imanın köklerine ve erkânına şiddetli ve cemaatli bir surette taarruz var. Bu küllî tahribatı, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın mu’cize-i maneviyesinden tereşşuh eden Risale-i Nur tamamıyla önlediğinden ve hakaik-i imaniyenin esaslarını kalplere yerleştirdiğinden, o beklenilen zatın o mühim vazifesinin yapılmış olduğunu körler bile görmektedirler. O intizar edilen zatın naşir-i efkârı, Risale-i Nur olacak.
Tevafukat-ı latîfe, Risale-i Nur’un silsile-i keramatından olduğu cihetle; Beşinci Şuâ’ın On Dokuzuncu Meselesinde o Âl-i Beyt’ten olan seyyid zat-ı muntazarın cümle-i vezaifinden olarak 1- siyaset âleminde 2- diyanet âleminde 3- saltanat âleminde 4- cihad âleminde olmak üzere icra ettiği vazife daireleri, Risale-i Nur’un tarihçe-i hayatıyla tam müşabeheti ve iltibassız tevafukatı çok ehemmiyetlidir. Demek Nur Risaleleri, o gelecek zatın bir müjdecisi, bir talebesidir, çabuk gelen bir neferidir. Biz de o hayat-ı mübarekin dört ayrı safahatında aynen bu daireleri müşahede ediyoruz:
1- Siyaset âlemindeki safhayı, mukaddime-i meşrutiyette İstanbul’a bir talebesinin gelmesiyle harb-i umumînin nihayetine kadar olan devrede aynen görüyoruz.