ile gönülleri cezbelendiren; Kur’an’ın nuru ile akıllara istikamet ve nur, ruhlara inkişaf ve terakki, hayata hayat ve saadet veren bu zat-ı ekmel, Kur’an’ın hakaikine ma’kes Risale-i Nur’un manevî şahsiyeti haysiyeti ile asrımıza şeref veriyor, zamana değer verdiriyor diye kat’î olarak anlayacaksın.
Bütün bunları teemmül ve tefekkür ettikten sonra o zatın doğruluğunda, davasının hakkaniyetinde bir şek ve şüphe ihtimali olabilir mi? Kaldı ki onun dava ettiği hakikat; bin dört yüz sene evvel âlem-i beşeriyete arş-ı rahmetten nüzul eden mukaddes İslâmiyet güneşinin tâ kendisi olup ona hizmet ve insanlığa dünyevî ve uhrevî saadetler bahşeden nurunu yaymaktan ibarettir.
Evet âlem-i beşeriyet, tarihin hiçbir devrinde görülmemiş manevî sarsıntı ve tezelzüle, bu son asırdaki gibi dûçar olmuş değildir. En büyük bir misali, insaniyetin yarısını idaresi altına alan komünizm rejiminin her memleketi ciddi surette düşündüren ve tahribatına karşı çareler aramaya sevk eden tehlikesidir.
Dinsizliği bir şiar-ı medeniyet telakki ederek harekete geçen bu şiddetli cereyan, maddî kuvveti ile değil belki manevî tahribatı ile zihinleri idlâl, efkâr ve kulûbü ifsad etmekle,